20 Nisan 2009 Pazartesi

"Mehmet Ali Birand" diyen biraz sussun.



Evin ikinci reisiyle (birincisi anne'dir, candır, kandır), şehirlerarası yolculuk, huşu içinde devam etmekteydi. zaten hayat şartlarının gereği; ayrı şehirlerde ayrı havaları solumanın verdiği hasretle yoğrulmuşken, bu deftere ziyadesiyle özlem duyulan bir başka şeyi ekledim: babamla başbaşa yapılan yolculuk. o akşam, müstakbel eş tayin ettiği sevgilisinden ayrılıp domuz gibi içtiğinden emin olduğum yakın dostumun kuvvetle muhtemel sızdığı, külliyen dertlerin genelde en gücünün yaşandığı sabah saatinin üç'ü (rakamla 3) idi takribi tahminle. kadife sesi fakat bir donuk ifade katkısı olan tonlamasıyla anons etmeye hazırladığı şarkıyı merakla beklediğim trt klasiği spiker, peter frampton'u anons edince, bizim reis'in devrimci ruhu şahlanmış olacak ki; es vermeden nostaljik fantezi yapmaya başladı. bu terimi de lugatıma, babamın devrimci ruhunun, uzvuna ve cinsel arzusuna zaman zaman yenik düşüp, büründüğü ideolojik zırhına tezat gerçekleştirdiği çapkınlıkları dinlediğimde ekledim. bir yandan dinliyor gibi yapmanın hafifliği, öte yandan tüm bu keyif aldığım ambiyansın merkezinde şöyle camdan bir göz attığım karanlık, normalde romanlardaki kadar siyah ve insana fena koyacak kadar melankolik gelmiyordu. ancak kelime haznemde tam olarak gediğine otutturamadığım koca bir "anlamı" var gibiydi. vardır bunda bir hikmet körüklemesiyle yaktığım sigaranın zevki, "baby, i love your way"in etkisiyle tavan yapmışken, babamın "o zamanlarda böyle prezervatif almak kolay da değildi hani evlat, götümüz atardı ziyan olacağız" tümcesiyle aniden ne kadar anlam kazanabilirse, aha o kadar çuval dolusu tebessümle karşılık buldu mimiklerimde. cumhuriyetçi (gazete olan) olan bizim tecrübe bankası, saygı duyulası, eli öpülesi reis'in arabasında, göze çarpan "posta gazetesi", algıda seçicilikten hemen ele alındı. ancak, başka gazeteleri özellikle okumuyor olduğunu bildiğim babamın, bunu almış olmasının iki sebebi olabilirdi; ya artık haydar dümen okuyordu ya da o artık postmodernizmin hipnoz edilmişlerinden falandı. ancak burda, postacılar alınmasın, ben reisi bildiğimden eminim buna. bir de konunun hocaefendicilerle de alakası yok, malum her cumhuriyetçi beyanatında şu sıralar tüyleri diken diken olmakta. ama bu gerekirse olmayacağı anlamına da gelmez hani... neyse, gark olunan düşüncelerden, sularına gitmekle de iyi bir şey yapmıyor olduğuma kanaat getirdiğim tilkilerden sıtkımı sıyırıp, şöyle bir gözatmak geldi alternatifsizlikten. hoş, kendi adıma, diğer güne geçmişken, bir önceki günün haberlerini önemli de olsa okumanın pek keyifli olmadığını söylemeliyim. kişisel bağlamda bu obsesyonumu yenemiyor olmam da koymuyor bana.

ziyadesiyle taşak geçilmiş olunmasının yanında, bilinen tüm dillerde bilinen tüm küfürleri -kalbinizle sevseniz de- etmenize sebep olmuş galatasaray mağlubiyetinin sancısından, ilk göz gezdirdiğim yer sporla alakalı olan bölümler oldu. mehmet ali birand, türkiye'nin bilinen yüzüdür. gazeteci, yer yer araştırmacı, aynı zamanda yazardır. subjektif olarak, yazısına denk gelmiş olmanın talihsizliğini bastıran ve samimi biçimde sinirlerimi oynatan yazısı, o'nun türkçeyi telaffuzundaki başarısızlığının benliğimdeki yansıması kadar saçma ve anlamsız oldu. osuruktan teyyare, selam söyle o yare klişesi neyse, benim için birand'ın başarısı da öyledir. sözlük ahalisinden, fenerbahçe'nin fikstürdeki yerini dahi bilmeyen beşerlerin eleştirisi bile, mevzubahis galatasaray olunca en kıymetlisini tanımayan ben için normal sayılırken, doğan grubunun joker'i birand'ın yazısı o kadar abuktu. o kadar bütünsüz ve desteksizdir ki; günlerce yasa ihlali yapmaktan ve sözlükten kovulmayla taçlandırabilinecek ceza-i müeyyideye tabii tutulmamanız için, sinirinizin geçmesini ve yazma kısmına öyle geçmeyi beklersiniz. ancak anlarsınız ki; beklenen tüm zamanların yarattığı boşluk, birand'ın zihnimdeki boşluğu kadar kalır.

özetle;

"meğer galatasaray küçük bir taşra takımı imiş" başlıklı bir yazı yazmış kendisi. türkiye'nin dertlerini, abuk diksiyonla yorumlamak bitti, spora el attı zat-ı şahaneleri. daha kötü olanıysa; yazı şöyle devam etmekteydi:"Bir taşra takımıymış da, meğer biz farkında değilmişiz. Hamburg ise, rasyonel ve sistemle oynayan, son ana kadar maça asılan bir Avrupalı"birand'ın, avrupalı olmadığımız için taşra diye tabir ettiği paranoyasındayken ben, çok çabuk toparlanıp, o'nun futbolda bir kaybedenin kesin olacağını bilebilecek zihin sisteminde olmadığına inandırdım kendimi. fevkaladenin feciliğinde (bu ne demekse artık, birand lanetidir belki de)

yazısını şöyle bitirmişti zat-ı şahaneleri:

"Neyse, herkes layık olduğu yeri buldu"radyo ve televizyonculuk akademisyenleri veya öğrencilerinden, gazetecelik gibi kutsal mesleğe emek vermiş ya da verecek adaylardan daha iyi bildiğimi "sanmadığım" bir şeye değinmem, aflarına sığınarak icab etmekte şu noktada. birand'ın, herkesin layığını bulduğu yargısını, zat-ı şahanelerinin mesleği hususunda değerlendirmek gerekirse, bu layığın kendisini hamdolsun teğet geçtiğini söylemek yanlış olmaz katiyen. kırk dakikalık (rakamla 40) bir anahaber bülteninde kullanılan ikibin (rakamla 2000) kelimenin kaçının telaffuzunda sıçtığını, bülteni izlerken, mütemadiyen yanıma almayı unuttuğum abakusten dolayı bilmiyorum. fakat, bu ülke ki; hamdolsun bir bültende bir kez bile ığğ oğğ şeklinde duraksamalar gösterdiği için, işine son verilen stajyer spikerler, sunucular gördü. gülşen bubikoğluna, gülşen diyeni döverler benim büyüdüğüm yerde. trafik kay(ı)sı (trafik kazası) olunca, birand'ın iyi bildiği ingilizce ve fransızcaya, saygı duymamak, sarı kırmızıya ölmemek kadar alçakça olur lan. bu arada, babamın haydar dümen okuyor olduğuna kanaat getirdim ya, yazıklar olsun o'na da lan.

bence azer bülbül bile, küçüldüğünü görebilecek kadar büyük oldu. şimdi kel koruyucu vazifesi gören şapkayı da -ki kendimden biliyorum koruyor-, öne koyma vaktidir. aynı zamanda, birand'a gösterilen insiyatifin, mesleki ahlak tarafını yorumlayabilecek bilgi birikimindeki üstadların vicdanına bırakıyorum. teşekkürler Türkiye.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder